Hayır Demenin Keyfi!

Hayatımızın iki döneminde "hayır” deme eğilimimiz ve sıklığımız artar. Biri okul öncesi dönemde ve özellikle 2-3 yaşlarında, diğeri de ergenlik dönemindedir. Bu iki dönem aynı zamanda kişilik gelişimimizin kırılma noktalarıdır. Gelişimsel süreçlere bağlı olarak zaman içerisinde bu dönemleri geride bırakırız.

"Hayır” deme dönemlerimiz aslında kişilik gelişimimiz adına son derece hayırlı dönemlerdir. Bu süreçte, dış dünya ile olan ilişkilerimizde, "ben” ile "ben olmayan”ı ayırt etmek ve böylece kişilik çizgilerimizi netleştirebilmek için diğerlerini reddedişlerimiz başlar. Bu, biraz da abartılı ve isyan dolu tepkilerimiz sayesinde, maddemiz cisimleşir. Gestalt teorisindeki söylemle ifade edersek, zeminden ayrışıp şekil haline geliriz. Böylece, diğerleri ile olan mesafemizi düzenler, onların bize karşı nasıl davranmaları gerektiğini de belirlemiş oluruz.

Her şey kendi doğal sürecinde gelişirken hayatımızın en önemli aktörleri olan anne-babalarımız karşımıza çıkar ve varoluş yolculuğumuzda kaderimizin belirleyicileri olurlar. Kimi anne-babalar, bu sürecimizi sağlıklı bir şekilde tamamlamamızda en büyük yardımcılardır. Onlar, irademizi ezmezler, bizi yargılayıp eleştirmek yerine anlamaya çalışırlar, koşulsuz sevgileri ile sürekli destek olurlar, doğru yer ve zamanda abartmadan davranışlarımızı sınırlandırırlar. Böylece büyüme, özgürleşme ve varolma yolculuğumuzun itici gücü olurlar.

Her çocuk bu kadar şanslı değildir. Onların jöle kıvamındaki "ben”leri, bilinçsiz anne-babalarının ya aşırı baskı ve müdahalesine ya da tutarsız ve dengesiz çıkışlarına maruz kalır. Bu anne-babalar, daha çok çocuklarını sorun çıkardıklarında fark ederler. İlişkileri, "kriz ilişkisi” tarzındadır. Çocuklarına istediklerini yaptırmak için kahramanca mücadele ederler. Amaca giden her yol mübahtır. Çocuğun her davranışı için de mutlaka söyleyecek bir şeyleri vardır ve söyledikleri her şey de tartışmasız doğrudur. Bu nedenle küçük çocuğuyla inatlaşma komikliğine düşmekte bir sakınca görmezler. Bir gün "olur” dediklerine bir başka gün "olmaz” demeleri onlara doğal gelir. Çocuğa karşı çıkışlarında bir mantıksal temelin olmasını da şart görmezler. Çünkü onlar büyüktür çocuk ise küçük. Bu dünyada da her zaman büyükler haklıdır. Çocukları, onların zaman zaman eğlencesidir aynı zamanda. Eve gelen misafirlerin karşısına çıkarılarak, şov yapması için tahrik edilirler. Daha sonra çok alkışlandığı bu şovları başka ortam ve kişiler karşısında yapmaya kalktığında da sert tepki gösterirler. Çocuğun bu durumu anlayıp anlamaması, anne-babasının neden bu kadar dengesiz davrandığını değerlendirememesi dikkate alınacak bir şey değildir.

Doğuştan itibaren yaşadığımız ve binbir zahmetle kritik dönemlerden geçtiğimiz bu varoluş yolculuğunda, kimimiz hayırları unutmuş, her şeye boyun eğen, kişilik çizgileri toz pembe, karar veremeyen, bağımlı karakterler olur çıkarız; kimimiz de neredeyse tüm cümlelerine hayır ile başlayan, çevresindekileri dinleme ve anlama zahmetine katlanmayan, dobra olmakla münasebetsiz olmayı karıştıran, her şeye muhalefet eden isyankar karakterler oluruz.

Sonuç olarak, anne-babalarımız çocukları yetiştirip birey haline getirirler. Böylece, bireylerin kişiliği toplumu, toplumun kişiliği de ülkenin kişiliğini belirler. Bugün ülkemizin dünyadaki yeri ve diğer ülkelerle ilişkileri dikkate alındığında, bazen anlamsız boyun eğişlerimiz bazen de anlamsız karşı çıkışlarımız olduğunu söylemek mümkündür.

Ülke olarak diğer ülkelerle kurduğumuz ilişkilerde sergilediğimiz bu tutarsız davranış kalıplarından, bana öyle geliyor ki, bizleri büyütürken, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru bir yöntemle tepkiler üretemeyen anne-babalarımız da ciddi düzeyde sorumludur. Kalkınmaya biraz da anne-babalardan başlamaya ne dersiniz?

Yrd. Doç. Dr. Oktay Aydın